Anasayfa Gönüllü İzlenimleri Ya bu insanlar bu dünyada yaşamıyor, ya da bizim sanal yalancı bir dünyamız var Cuma, 30. Temmuz 2010
Ya bu insanlar bu dünyada yaşamıyor, ya da bizim sanal yalancı bir dünyamız var PDF Yazdır

“Ya bu insanlar bu dünyada yaşamıyor, ya da bizim sanal yalancı bir dünyamız var.” “Afrika’da binlerce gönüllü sağlık elçimiz olabilir.”

Nijer dünyamızın en sıcak ve en fakir ülkelerinden biridir. Ülkenin yüz ölçümü 1.267.000 km2 dir. Yani Türkiye’den 1,5 kat daha büyüktür. Bu geniş coğrafyada 13.5 milyon insan yaşamaktadır. Nijer’de yıllık milli gelir kişi başına 250 $ dır. Bu bakımdan Nijer, dünya sıralamasında en fakir ikinci ülkedir. Ortalama ömür süresi 43 yaş civarındadır. Yağmur mevsimi Haziran-Ekim arasıdır. Ülkede göze çarpan ana görüntü fakirlik ve aşırı sıcaklıktır.

Bu çok sıcak ülkede, fazla güneş ışınlarına maruz kalmaya ve yetersiz beslenmeye bağlı olarak 40 yaşını geçenlerde katarakt oluşmaktadır. Bizim ülkemizde ise kataraktın görülme yaşı 60 yaş civarındadır. Sigorta sistemi olmayan ülkede katarakt ameliyat maliyeti 100 $ civarındadır. Bu ücret, insanların 5-6 aylık geliri olduğu için ameliyat olamamaktadırlar. Ülkedeki körlüklerin %45 nedeni katarakttır. Yoksulluk ve körlük toplumla iç içedir. İnsanlar bu hali benimsemişler ve hallerinden hiç şikayet etmemektedirler.

 

Dosteli ve Müsiad’ın katkıları, Yeryüzü  Doktorları Derneğinin organizasyonu ile gönüllü üç göz doktoru ve iki hemşireden oluşan ekibimiz ameliyat yapmak üzere hazırlıklara başladık. Nijer’de gideceğimiz yerde elektrik dahi olmayacağı belirtildi. Üç yüze yakın kişiyi ameliyat etme düşüncesiyle jeneratör, ameliyat mikroskobu ve tek kullanımlık tüm malzemeler olmak üzere hazırlıklarımızı yaptık. Ekibimizi ve malzemelerimizi çöl şartlarında göz ameliyatı yapacak şekilde ayarladık.

 

Türkiye'den Nijer’e direkt uçuş olmadığı için önce Fas’ın Kazablanka şehrine uçuyoruz. Havaalanında dört saat bekledikten sonra Nijer uçağına yöneliyoruz. Ameliyat mikroskopları ve önemli göz aletlerini elimizde taşıyoruz. Bu durum gümrük girişlerinde problem oluşturuyor. Göz doktorları olduğumuzu söyleyince müsaade ediyorlar. Gümrük memurları Hakan Şükür, Hasan Şaş diyerek Türkiye’yi hatırlıyorlar. Bu iki futbol elçimize sempatiyle bakılması, kapıların kolay açılmasına neden oluyor. Üç buçuk saatlik uçuştan sonra Nijer’in başkenti Niamey’e iniyoruz. Uluslararası havaalanı bizim kasaba otobüs terminalleri gibi. Uçakta bizlerden başka Fransız yolcular ve çocukları var. Havaalanında vize almak için bekliyoruz. Sonunda bizi karşılayan Nijer’lilerin yardımıyla vizeleri alıyoruz. Sonra valizleri ve bagajları kontrol ediyoruz. Yirmiye yakın kolinin hepsi gelmiş. Normalde bu yüklerin ancak yarısı geliyormuş. Böyle olmaması için Fas’ta havaalanı yetkililerinden yardım istemiştik. Demek fayda etmiş. Aklınızda olsun; Afrika’ya  yolculuk yaptığınızda önemli eşyaları yanınıza alın. Valizlerinizin bir çoğu ya havaalanında kalıyor, ya da kayboluyor. Bu durum kanıksanmış. Hiç kimsede  önemli bir tepkiye sebep olmuyor.

 

Niamey’de Deniz Feneri Derneği’nin misafirhanesine doğru yola çıkıyoruz. Toprak ve kum yollardan geçip misafirhaneye ulaşıyoruz. Buralarda otel çok az ve çok pahalı. Binanın pencereleri  sırf demir panjurlarla kapatılmış korumalı bir bina. Bulunduğumuz semt, buranın en zengin diplomatik mahallesiymiş. Bizim doğudaki en ücra köylere benziyor Nijer’in Çankayası. Elektrik var ama insanlar elektrik parasını ödeyemediği için evlerin ancak onda birinde elektrik mevcut. Bu on üç saatlik yolculuktan sonra misafirhanede uyumak çok güzel geliyor. Yerde ve tavanda tıkırtılar var. On-onbeş cm’lik kertenkeleler;  kimisi yeşil –gri, kimisi sarı-lacivert. Ama bu hayvanlar sinek ve böcek avlıyorlar. Çok hayırlı vazifeleri var. İnsanlardan korkuyorlar. Biz de bu yorgunlukla onları görmezlikten gelerek uyuyoruz. Sabah olunca namaza kaldırılıyoruz.

Namazdan sonra dışarı çıkınca yüzlerce çocuğun okula gittiğini görüyoruz. Köşelerde ateşler yakılmış. Çay ve et satanlar hazırlık yapıyorlar. Kahvaltıda Türkiye’den getirdiğimiz erzakla karnımızı doyuruyoruz. Yemekten sonra eşyalarımızı alıp minibüse yüklüyoruz. Arkası yetmiyor minibüsün, üstüne de kolileri dolduruyoruz. Tekerler bu kadar yüke dayanmıyor, patlamış gibi yere yapışıyor. Her şeyi tamamladıktan sonra yola çıkacağız. Fakat problem var. Nijer Sağlık Bakanlığı kendileriyle görüşmeden Nijer’de ameliyata müsaade etmiyorlar. Bakanlığa gidiyor ve önce Fatıma isimli bir Genel Müdür hanımla tanışıyoruz. 90-100 kilo civarında. Siyah değil simsiyah bir hanım. Bize kendisinin de Osmanlı olduğunu anlatıyor. Elinde eski belgeler olduğunu belirtiyor. Afrika’da siyah Osmanlı izleri… Bize hala hutbelerde Devlet-i Osmânî diye dua edildiğini söylüyor. Yüzyılladır nerede olduğumuzu soruyor, bizleri beklediğini söylüyor.

 

Üç saat kadar Sağlık Bakan Yardımcısı’nı bekliyoruz. İnsanlar  rahat. Fakat biz bir an evvel gidelim istiyoruz. Kısıtlı sürede çok ameliyat yapalım diye acele ediyoruz. Kırk yaşlarında göz doktoru ve aynı zamanda bakan yardımcısı olan Dr. Hamza geliyor, görüşmeye başlıyoruz. Burada konuşma dili Fransızca. Ekibimizden Dr. Ercüment’in tercümanlığıyla anlaşabiliyoruz. İlk önce bize zorluk çıkarıyorlar. Sonra görüşme ilerleyince Bakan yardımcısı “Burada muayene ücreti 6 $, ameliyat 80 ila 100 $ arası” diyor. Bu hafta sadece dört göz ameliyatı yapabildiğini anlatıyor. Eğer burada ücretsiz ameliyat yaparsak kendilerine kimsenin ameliyat olmayacağını anlatıyor. Biz de kendisine 800 km uzaklıkta çöldeki Tesova’ya gideceğimizi anlatıyoruz. Jeneratör dahil her şeyimizin olduğunu belirtiyoruz. Dr. Hamza anlattıklarımızdan memnun oluyor. Sonra bizi Sağlık Bakanı ile görüştürüyor. Sağlık Bakanı da bize bir ilave mikroskop vereceğini söylüyor. Ayrıca bizimle Nijer’li bir göz doktoru göndereceğini, ancak doktora günde 40 dolar ücret ödememiz gerektiğini, bu arkadaşı ameliyatlara alıp kendisine ameliyatı göstermemizi, biz gittikten sonra da vakaları kontrol edeceğini belirtiyor. Ayrıca bize, burada bulunduğumuz sürece hastaların cerrahi durumlarını kendisine günlük rapor etmemizi söylüyor. Kabul ediyoruz.

 

Sağlık Bakanı 13,5 milyonluk ülkede sadece 10 göz doktoru bulunduğunu ve 280 doktorlarının olduğunu anlatıyor. Yeni Tıp Fakültesi kurmuşlar. 50 öğrenci alınıyor. Fakat ihtisas verilmiyormuş. Türkiye’deki Sağlık Bakanı’yla temas kurmamızı ve Türkiye’ye ihtisas için doktor göndermek istediğini söylüyor. Bizim Beyoğlu Göz Hastanesi’nde göz doktorlarını üç aylık sürelerle  eğitebileceğimizi anlatıyoruz. Barınma, yiyecek ve maaş soruyor. Yatacak yer ve yiyecek temin edebileceğimizi; fakat maaş veremeyeceğimizi söylüyoruz. Kendisi bundan çok memnun oluyor. Fakat bu ülkedeki doktorları eğitmek için Türkiye’ye göndermeye dahi paraları  yok. Bakanla bu dört saatlik görüşmemizden  sonra çok geniş Nijer nehrinden karşıya geçip Tıp Fakültesine gidiyoruz. Bize bir tane portatif mikroskop veriyorlar. Tıp Fakültesi bahçesi çok güzel; muz ağaçları ve tropikal kuşlarla karşılaşıyoruz. Demek bakınca çölde de böyle güzel bahçe oluşturulabiliyor. Kırmızı, mavi değişik kuşlar var.

 

Misafirhaneye dönüyoruz, arabaya bu mikroskobu da yüklüyoruz. Ayrıca dağıtmak için Kuran-ı Kerimler de yüklenince  arabanın tekerleği yola yapışıyor. Burada benzin istasyonu yok gibi. Yolda durup bir pazar yerine uğruyoruz. Şoförümüz kalabalığın içinde birileri ile konuşuyor. İki insan tahtaların üzerine konulmuş bir jeneratör ve hava pompası taşıyor, getiriyor ve çalıştırıyorlar. Tüm tekerler şişiriliyor ve ücret ödeniyor. Demek buralardaki hava pompası da böyle oluyor. Bu pazar yerinde  sepetlerin içi güvercin dolu. Bunlar, köyden satılmak için getirilmiş. Burada herkes şeker kamışını ağzında odun çiğner gibi emiyor. İlk önce hayretle bakıyoruz, insan nasıl bu odunu ısırır diye? Sonra da ağzını şişirip, odunu tükürüyorlar. İlgilenince şeker kamışı satan kişi, kamışları 20 cm boylarda kesip üzerlerini bıçakla soyarak kalan parçaları 1 cm’lik dilimlere bölüyor ve bize veriyor. Ağzımıza aldığımız bu kamış parçaları çok lezzetli. Rabbim ne güzel yaratmış. Şekeri, ne çok ne az, tam kıvamında ve bizim şekerlerden lezzetçe biraz farklı. Bizler de bu yöntemle şeker kamışı alıp yemeğe çalışıyoruz.

 

Daha sonra yola çıkıyoruz. Yolun yarısı çukur yarısı asfalt. Şoför’ün görevi en az çukura düşerek arabayı kullanmak. Bu köy yolu standardında 800 kilometrelik mesafede her on kilometrede bir yol, iki bidon ve bir eski halatla  bölünmüş, ücret ödemeden  geçemiyorsunuz. Bu yol devletin gelir kaynağı imiş. Soğuk-sıcak, gece-gündüz  demeden bu insanlar bu yolları bekliyorlar.

 

Niamey’den çıktıktan 50 km sonra zürafa bölgesine giriyoruz. Bu bölgede zürafalar doğal şartlarda yaşıyorlar. Çok sakin ve  korkak bu hayvanlar. Yüksek ağaçlardan yaprak ve meyve yiyorlar. Şoförümüz İbrahim, bu zürafaların develere düşman olduğunu anlatıyor. Deveyi görünce, sessizce yaklaşarak boynunun altından ısırıp boğuncaya kadar beklediklerini ve öldürdüklerini anlatıyor. Yollarda sadece kamışlardan yapılmış köyler içinden geçip ilerliyoruz. Zengin  bölgelerde evler, toprak-kerpiçten yapılmış. Her yer çöl. Bir kum zeminde yer yer darı ekilmiş ve arada da Afrika ağaçları bulunuyor.

 

Yolda benzincilerde benzin bulmak zor. Köylerde seyyar benzincilerden şişe içinde benzin alıp yola devam ediyoruz. Geceleyin ay ve yıldızlar muhteşem. Buralarda ışık kirliliği olmadığından gökyüzünü bütün ihtişamıyla seyredebiliyoruz. Ayrıca Ay tüm çölü aydınlatıyor. Ne kadar büyük bir nimetmiş Ay. Memleketimizde bunun farkına varamıyoruz.

 

Minibüsle tüm gece yolculuk yaptıktan sonra ertesi sabah Tesova’ya ulaşıyoruz. Burası 15 bin nüfuslu bir kasaba. Bu bölge, Türkiye’den gelen yardım kuruluşlarınca üs haline getirilmiş. Aynı bölgede Deniz Feneri, İHH, Dosteli Derneği, Müsiad çalışıyor. Tesova’da su yüz metreden çıkabiliyor. 20.000 $’a bir kuyu açılabiliyor. Kuyu yeri tespiti yapılırken 5 km çevrede başka bir kuyu olmamasına ve 2000 ila 5000 kişinin faydalanabilmesine bakılarak karar veriliyor.

 

Tropikal yağışlar sırasında seller olduğu için İHH iki km uzaklıkta su drenaj kanalları yapmayı planlıyor. Dosteli Derneği fakir olanlara iki keçi veriyor. İki sene bu hayvanların sütlerinden faydalanıyorlar, hayvanlar  yavrulayacak ve anne hayvanları iade edecekler. Yavrular ailelere kalacak. Ayrıca  kıtlık senelerinde daha sonra iade etmek şartı ile yiyecek de veriyorlar. Yani gıda bankacılığı yapıyorlar.

 

Şu anda Tesova bölgesinde Türkiye’den gelen arkadaşların açmakta olduğu 40 civarında su kuyusu var. Fransızlar’ın 45 yıldır propaganda yapmalarına rağmen açtıkları tek bir kuyu bile yok. Bunu idareciler ifade ediyor. Türkler altı ayda Fransızların 40 yılda yaptığından fazla hizmet getirmişler. Bu hizmetlerden sonra halkın eğitimi ve İslami bilinçlenmesi için de faaliyetlere başlanmalı…

 

1960’larda Fransızlar, Nijer’in kuzeyinde bulunan çöllük bölgelerde  uranyum bulmuşlar. Bu uranyumu buradan çıkarıp, yarı işleyerek uçaklarla Fransa’ya taşıyorlar. Çok az miktarda vergi veriyorlar. Devletin adı Nijer Fransız Cumhuriyeti. 1960 yılında bağımsızlığa kavuşmuşlar. Ama gerçekte hala sömürgecilik devam ediyor. Tesova’da Fransız şirketleri hakim. Para birimi bir çeşit Afrika Fransız Frangı. Resmi dil Fransızca. Yüksek tahsilliler Fransa’da okuduğu için hala sömürgecilik mantığı devam ediyor. Türkiye’nin büyük bir ülke olması için Afrika’dan ve Orta Asya’dan üniversitelerin daha çok öğrenci kabul etmesi gerekiyor. Ayrıca doktorlarına ihtisas yaptırabilirsek Afrika’da binlerce gönüllü sağlık elçimiz olacaktır.

 

Afrika’nın orta bölgelerine sömürgeciler 1700’lü yıllarda girmeye başladığında çok sıkı dirençle karşılaşmışlar. 1795’te bölgeye ilk giren Mungo Park’tır. Daha sonraki öncü sömürgecilerin bir çoğu katledilmiş. Eski gezilere ait notlarda bu bölgelerde “Muhammedan”ların olduğu ve bunların Hristiyanlardan nefret ettiği yazıyor. Daha sonra İngilizler bölgeye tüccarlar göndermiş. Yerli halk bunları da kovmuş. Bundan sonraki yıllarda çare olarak misyoner doktorlar gönderilmiş. Misyoner doktorlar  Timbakü’ye kadar gitmişler. Ve tüm bilgiler sömürgecilere iletilmiş. 1890 yılında Fransızlar Nijer'i işgal edip, sömürge haline getirmişler.

 

Bulunduğumuz kasabada bir kilisenin Fransız Papazı beş kişiyi hristiyan yapmış. Yaşlı Papaz sabırla bu fakir bölgede bekliyor ve faaliyetine devam ediyor. Ayrıca bölgede 14 yıldır bir Japon doktor çalışıyor. Hanımını burada kaybetmiş. Bir hastane kurmuş, sonra onu resmi hükümete bırakıp yeni yerine geçmiş. Bizim temizleyip çalıştığımız hastane bu Japon’dan kalmış. Yerel doktorluk yanında bölgede sıtma ile ilgili araştırmalar yapıyor. Ayrıca yardım kuruluşu  kisvesinde; sosyolojik, psikolojik ve jeolojik araştırmalar yapanlar ve yıllardır bu bölgede kalanların olduğunu öğreniyoruz.

 

Tesova’ya vardıktan sonra hastaneye gidip temizliğe başlıyoruz. Yerlerde 2-3 cm kum var. Temizlik ilerledikçe tertemiz ameliyathane ortaya çıkıyor. Ayrıca getirdiğimiz kablo ile jeneratörden hat çekiyoruz. Bütün ilaçları yeniden derleyip topluyoruz. Mikroskopları kuruyoruz. Mikroskobun ayağında demir ağırlıklar vardı; fakat bu ağır kitleleri getirmedik. Kum torbaları diktirmiştik. Bunları mikroskobun ayağına geçiriyoruz, sonra da içlerine kum doldurup aletleri kuruyoruz. Her şeyi hazırladığımızda dışarıda hastaların sırada olduğunu görüyoruz.Çok hasta var. Bu yüzden hastalardan iki gözünde de kataraktı olanları seçerek,hiç olmazsa bir gözleri görebilsin diye ameliyatlara başlıyoruz . Kendileriyle Fransızca anlaşabiliyoruz. Kataraktları çok sert ve eski vakalar. Ameliyatlar daha güç oluyor, fako aleti bu sert kataraktları kırmada zorlanıyor. İlk gün iki masada 3 doktor, iki hemşire ve bir de gönüllü Türk arkadaşla ameliyatları akşam 22.30’a kadar bitiriyoruz. Sonra konserve yiyeceklerle karnımızı doyurup, bu yorgunluğun üzerine derin bir uykuya dalıyoruz.

 

Sabahleyin kahvaltıdan sonra hastaneye gitmek için yola çıktığımızda, Tuareg denilen buradaki insanlara tam benzemeyen, develer üzerinde çölde seyahat eden, başları ve yüzleri genelde mavi örtülerle örtülmüş insanlarla karşılaşıyoruz. Develerle seyahat eden çölün bu savaşçı kavminden insanlar  bize develeri ile gösteri yapıyorlar. Sonra aklımıza geliyor Tuareg; Wolksvagenin lüks 4x4 jipinin adı. Demek ki arabaya, çölün zor koşullarında binek edinilen dayanıklı develeri  hatırlattığı için bu isim konmuş.

 

Daha sonraki dört gün sabah 09.00 - akşam 23.00 arasında Yeryüzü Doktorları olarak ameliyatları yapıp vakaları yetiştirmeye çalışıyoruz. Bu beş gün içinde 250 kişiye katarakt ameliyatı yapabiliyoruz. Vakaların birçoğu yakın köylerden geldiği için hastane bahçesinde toprak üstünde yatıyorlar. Ertesi gün kontrolden sonra ilaçlarını alıp köylerine dönüyorlar. Ameliyattan sonra Dosteli Derneği’ndeki arkadaşlar, her birine 10 $ civarında bir para veriyorlar. Ameliyattan daha çok bunlara sevinip gözlerinin içleri gülerek köylerine dönüyorlar.

 

Sabahleyin kalktığımızda herkesin, özellikle çocukların elinde küçük boş tencereler var. İlk önce para istediğini zannedip para veriyoruz, almıyorlar. Daha sonradan anlıyoruz ki herkes yiyecek bir şeyler istiyor. Buradaki insanların yiyeceği sadece darı. Yani muhabbet kuşu yemi. Yerlere darı taneleri düşse çocuklar bunları topraktan toplayıp yiyorlar. Ne kadar şükretsek az. Ya bu insanlar bu dünyada yaşamıyor, ya da bizim sanal, yalancı bir dünyamız var. Bu açlık ve susuzluk içinde insanlar çok mutlu. Birbirleriyle anlaşıp gülüşüyorlar. Bizler ise onlardan yirmi kat daha zengin olmamıza rağmen tedirginlik ve sıkıntılar içinde yaşıyoruz. İnsan, burada para ile mutluluk arasında direkt ilişki olmadığını anlıyor.

 

Ameliyatlardan  fırsat bulduğumuz bir pazar günü, pazara gidiyoruz. Pazarda; en pahalı satılan şey kızartılmış balık ve çekirge. Balığın ağzına kuyruğunu sokup simit gibi halka yapıyorlar. İçini temizlemeden yağda kızartıyorlar.

 

Pazarda yerde tezgah açmış eczacılar var; şikayete göre ilaç ve şeker kamışı satıyorlar. Ayrıca köylerinde ne buldularsa satmaya gelmiş insanlar var. Bir tezgahta büyücülük malzemeleri de satılıyor. Alanlar bu çer-çöp, kuş ölüsü tüyü, ip gibi şeylerle büyü yapıyor . Ayrıca şaklaban denilen büyücüler var. Bunlar çok bağırıp dikkat çekerek etraflarına insanları topluyor. Bir şeyler anlatıyorlar.

 

Pazarın yakınındaki bir bataklıkta çamura gömülmüş balıklar var. Bunlar bir seneyi toprak altında geçiren balıklar. Yağmurlar başlayınca tekrar yüzüyorlar. Balıkçıl kuşları çamuru kazıp alttan bu balıkları bulmaya çalışıyor.

 

Bataklığın arkasındaki bir ağacın üzerinde binden fazla yarasa bulunuyor. Yarasaların kanat açıklığı 40 cm civarında. Küçük kedi, büyük fare kadarlar. Meyve yiyorlar, ayakları ile asılı duruyorlar ve devamlı ses çıkarıyorlar. Normalde bu yarasaları kartallar yermiş. Bu ağaç dikenli olduğu için kartallar yaklaşamıyorlarmış, bu yüzden bütün yarasalar burada konaklamayı tercih edermiş.

 

Beş  günlük ameliyat maratonu  bittiğinde  tekrar minibüsle Niamey’e dönüyoruz. Yolda açlık, sefalet, kamıştan yapılmış evler ve mutlu insanlarla karşılaşıyoruz.

 

Niamey’de hayvanat bahçesi ve müzeyi geziyoruz. Burada  çölde bulunmuş dinozor fosilleri mevcut. Kemiklere dokunabiliyorsunuz. Ziyaretçiler dişlerini ve kemik parçalarını  götürdükleri için son bir aydır  iplerle korumaya almışlar. Bu fosillere dikkatli bakılınca hiçbir eksikleri yok. Dinozorları kitaplardan  biliriz. Bu kadar yakından görmek insanı çok etkiliyor.

 

Niamey’de Türk kolejini  ziyarete gidiyoruz. Adı Bedir Koleji,2 yıl önce kurulmuş.Türkiye'den gelen genç fedakar öğretmenler ülkemizi burada temsil ediyorlar. Öğrenciler, yönetimin üst kademelerinde bulunanların çocukları. Birçoğu da yatılı  kalıyor.

Dönüşte tekrar  Fas’ın Kazablanka şehrine uğruyoruz. Binalar ve caddeler çok güzel. Her yer yeşil. Buradaki Kral II. Hasan Camii dünyanın ikinci büyük camisi. Okyanus kenarına yapılmış. Cami yarı-müze haline çevrilmiş. On beş dolar vererek içeri girebiliyorsunuz. Müslüman olduğumuzu belirtiyoruz, fakat kabul etmiyorlar. Sadece namaz vakitleri ücretsiz  girilebilirmiş. Öğle ezanı okununca içeri girebildik. İç mekanı oldukça büyük, ihtişamlı. Fakat orta kısmı  bir katedral gibi yapılmış, camiden çok kiliseyi hatırlatıyor.

 

Nijer yolculuğunu, insanlara faydalı olabilmenin huzuru ile tamamlarken, Nijer'de daha yapılacak çok işimizin bulunduğunu yakinen anlamış olduk. Nijer gibi dünyanın birçok yerindeki mazlum ve öz kaynakları sömürülmüş insanlar, yeryüzü doktorlarını bekliyor.

 

 

Op. Dr. Erhan Sarışın

Göz Hastalıkları Uzmanı

YYD 3.Nijer Misyonu