Nisan 2005'te Yeryüzü Doktorları Türkiye adına Sudan’a tıbbi yardım amacıyla gönüllü olarak giden ekipteydim. Çoğumuzun ilk defa Afrika'da bir ülkeye gidiyor oluşu, bizi bekleyen iç savaş, sıtma benzeri tropikal hastalık tehlikesi ve çöl sıcağı gibi belirsizlikler nedeniyle oldukça heyecanlı ve tedirgindik. Gece 03:00 sularında ince çöl kumu ile tozlanmış sehpaları ve çocukluğumuzdaki eski moda oturma odası takımlarını çağrıştıran koltukları ile döşeli Khartum havaalanı VIP salonundaydık.
Başkentte iki gün süren hazırlık ve temaslardan sonra 800 km uzaklıktaki El-Geneina kentine gitmek üzere çok sıcak bir günün sabahında macera filmlerinde görmeye alıştığımız türden, kapanan bir kapısı olmayan pervaneli Rus yapımı bir uçakla havalandık. Elinde tornavidası ile uçağın içinde bir o yana bir bu yana gidip gelen teknisyenin hali gözümün önünden hiç gitmiyor. 6 saat süren aktarmalı bir uçuştan sonra Sudan’ın Batı Darfur Eyaleti'nin en batısında Çad sınırında yer alan El-Geneina kentine ulaştık. Çöl kumları ile kaplı toprak zemine iniş yaptık. El Geneina elde sağlıklı veriler olmadığından tam olarak nüfusu belli olmayan ancak kimilerine göre 120.000 civarında insanın yaşadığı bir şehirdi ve çevresi ile birlikte 500.000 kişiye hitap ettiği söyleniyordu. Şehirde ayrıca iç karışıklıklardan dolayı kamplarda yaşayan 40.000 civarında mülteci mevcuttu.
Yerleşme işlemleri sonrası gönüllü sağlık hizmeti vereceğimiz El-Geneina Hospital’i gördüğümüzde içimiz burkulmuştu. Oldukça mütevazi genel cerrahi uzmanı bir başhekim ve sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen pratisyen doktorlar kerpiç benzeri tuğladan yapılmış hepsi tek katlı binalardan oluşan hastanede çok ilkel koşullarda sağlık hizmeti vermeye çalışıyorlar ve harikalar yaratıyorlardı. Özellikle başhekim Dr. Abdüllatif bizi tam anlamıyla büyülemişti. Onca yokluk ve imkansızlığa rağmen yanımızdaki genel cerraha bile parmak ısırtacak operasyonlar ve müdahaleler yaptığına şahit olmuştuk. Aslında genel cerrahi uzmanı olmasına rağmen başkente 800 km uzaklıktaki bu yoksul kentte cerrahi servisinde yatan hastaları gördüğümüzde Dr Abdüllatif’in gerektiğinde damar cerrahı, plastik cerrah, ortopedist, KBB uzmanı ya da savaş cerrahı gibi davrandığını gördük. Khartum’a sevkedilmesi gereken hastaları sevkettiğinde günlük kazançları 1 doların bile altında olan ve çoğu mülteci olan bu insanların 450 dolara varan yolculuk masrafını karşılayamayacaklarını bildiğinden bu onları ölüme terketmek olacaktı. O da çaresizlikten herşeyi olmuştu hastalarının.
Hastane Anadolu'daki kerpiçten yapılma tek katlı köy evlerini andıran binalardan oluşuyordu. Masalar, sandalyeler mobilyaların çoğu bakımsız, paslı ve eskiydi. Hastanede musluktan akan su yoktu, bidonlarla taşıma su kullanılıyordu.Tıbbi teçhizat çok yetersizdi. Koca hastanede 3 adet tansiyon aleti vardı ve örneğin dahiliye polikliniğinde muayene edilen bir hastanın tansiyonunun ölçülmesi gerektiğinde birkaç bina ötedeki kadın doğum servisinden tansiyon aleti getiriliyordu. Dahiliye servisinde çalışan hemşireler işe kucaklarında çocukları ile geliyorlar hastalara bir kollarında bebekleri olduğu halde müdahale ediyorlardı. Hasta yatakları yerel yapım somye benzeri örtüsüz döşeksiz yataklardı ve serum askısı olarak ağaçlardan kesilmiş ve yatağın başucuna saplanmış dallar kullanılıyordu. Hastanenin girişindeki 24 saat Acil yazısının altında ise ambulans olarak her tarafı açık atlı bir araba bekletiliyordu.
Dahiliye Servisinde başta sıtma olmak üzere tropikal enfeksiyonlardan mustarip hastalar yatıyordu. Gelişmemişlik, hijyen ve sanitasyon eksikliğinin doğal sonucu olarak enfeksiyon hastalıkları başta geliyordu. Nadiren yaşlı hastalarda malignitelere rastlanıyordu. Obezite, hiperkolesterolemi kalp hastalıklarının esamesi bile okunmuyordu. Dahiliye servisini yerel hastalıklar konusunda oldukça tecrübe kazanmış pratisyen hekimler idare ediyordu. İlaç konusu da farklı değildi. Tıbbi pratikte artık yeri olmayan ve tıbbın kullanmayı terkettiği veya geri plana attığı pek çok ilaç orada hala kullanılıyordu. Halkın gücü ancak onları almaya yetiyordu ya da Afrika’nın yoksul halkı kimsenin satın almadığı bu ilaçları satmak için bir pazardı belki de. Bizim alıştığımız ilaçların çoğu yoktu ve olanlar da çok pahalıydı. Örneğin mide şikayetleri için hala cimetidin türü ilaçlar kullanılıyordu. Proton pompa inhibitörlerinden de bu grubun ilk çıkan üyesi omeprazole bulunuyordu ve kutusu 20 USD civarındaydı.
Tüm bu olumsuzluk ve imkansızlıklara rağmen hastanede çalışan hekimler durumlarından şikayetçi değillerdi. Hekimler gibi hastalar da bu durumu kanıksamışlardı. Kısıtlı imkanlarla kendilerine verilecek tıbbi hizmete çoktan razıydılar. zaten bu şartlarda daha iyisini umamazlardı. Sabah erkenden polikliniklerin önünü dolduran ve yerlere oturan insanlar herhangi bir kayıt sistemi olmadan sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar bazen akşama kadar bekledikleri halde muayene olamadan geri dönüyorlardı. Kalabalık olmasına rağmen poliklinikler önünde herhangi bir karmaşa, karışıklık veya sıra kavgasına şahit olmadığımı söyleyebilirim.
Poliklinikte gördüğümüz hastaların çoğunun şikayetleri 2 yıldan öncesine dayanıyordu. Yıllarca akıntılı yarası olduğu halde baktıramamış olanlar, basit bir operasyon ile sağlığına kavuşacakken yıllardır imkansızlıklar nedeni ile hastalığa mahkum olmuş ve bunu kader bellemiş insanlar, trahom nedeni ile katarakt gelişmiş ve körlüğe varan derecede görme kaybı olan yüzlerce insan manzarası bizi ülkemizin sağlık şartlarına binlerce şükretmeye hatta bütün bunlara rağmen mütevekkil ve mazlum bu halkı görünce bazen de durumumuzdan utanmaya kadar götürmüştü. İster istemez kafamızda yaşadığımız ortamları, işyerimizi, evimizi, arabamızı yediğimizi içtiğimizi bu insanlarınki ile kıyaslıyor ve içten içe acı duyuyorduk.
Daha çok batılı gönüllü yardım kuruluşlarından doktorları görmeye alışık Sudan halkının bizi bağrına bastığını söylemeliyim. İsimleri kendileri gibi olan müslüman doktorlara muayene olmak için gelişimizin ertesi günü hastane önünde izdiham derecesine varan uzun kuyruklar oluşmuştu. Türkiye'den gelmiş olmak da apayrı bir anlam ifade ediyordu onlar için. Gittiğimiz her yerde Osmanlı dönemine varan yardımlaşma, ünsiyet ve iyi ilişkilerden söz ediliyordu. Müslüman dünyanın önderi pozisyonunda gördükleri, gıpta ettikleri ülkemizden kardeşlerinin sembolik de olsa onlara yardıma gelmiş olmaları, onları hatırlamış olmaları çok hoşnut etmişti ve bizi nasıl ağırlayacaklarını bilemiyorlardı.
El Geneina, çok katlı yapılaşma olmadığından ve evlerin çoğu bahçeli olduğu için olsa gerek çok geniş ve dağınık yerleşimli bir kentti. Şehrin içinden geçen özel olarak yapılmış bir yol yoktu. Aracınızın gidebildiği her taraf yoldu. Kaldığımız yerden hastaneye ulaşmak için evlerin arasından kafamız tavana çarpa çarpa yoğun toz altında 20 dakika kadar süren bir yolculuk yapmamız gerekiyordu.
Halkın gelir düzeyi çok düşük yaşam şartları çok ilkeldi. Günlük ortalama gelirin 1 doların altında olduğundan bahsediliyordu. Öyle ki nispeten iyi konumda sayılabilecek pratisyen hekimlerin maaşı bile aylık 100 dolar civarındaydı. Sabahları saat 10:00 ile gece 22:00 arasında şehre elektrik veriliyordu. Gün içerisinde de sık sık kesintiler yaşanıyordu. Genel cerrah arkadaşımız bir keresinde ameliyat sırasında 15-20 dk kadar elektriğin gelmesini beklediğini anlattı. Şehirde su-kanalizasyon sistemi, çöp toplama, ışıklandırma gibi hizmetler verilmiyordu.
Bütün bu şartlar altında orada geçirdiğimiz 10 gün boyunca gerek yaşam şartları gerekse sosyoekonomik durum açısından kendimi adeta çocukluğumdaki Türkiye'de bir köyde gibi hissettim. Elimizden çok şey gelmese ve sembolik olsa da bir hafta boyunca verdiğimiz poliklinik hizmeti ve yaptığımız ameliyatlar o insanların yanında olduğumuzu göstermesi ve “Yeryüzü Doktorları Türkiye” nin bundan sonraki dönemde de dünyanın pek çok yerinde tıbbi yardıma muhtaç insanlara gönüllü sağlık hizmeti götürmesinin ilk faaliyetlerinden olması açısından da anlamlıydı. Yaşanası bu tecrübeyi tüm hekim arkadaşlara şiddetle tavsiye ederim.
Selamlar,
Dr. Ali Murat YILMAZ İç Hastalıkları Uzmanı
|