Mogadişu’da konakladığımız ikinci gün, çevredeki çöple kaplanmış toprak yoldan hastaneye giderken arabanın etrafında onlarca çocuk.. Sırf ten rengimiz onlardan farklı diye ufaklıkların bize hayretle bakmaları ve gülen yüzleriyle yardım bekleyen açılmış ellerle bize doğru koşmaları.. Bizde ise yeni karşılaştığımız bu çaresizliğin ve yoksulluğun sokaktaki yüzüne acıyıp, dua etmekten başka bir şey yapamamanın sarsıcı hüznü mevcut. Kısa bir yolculuktan sonra dıştan görkemini belli etmeyen ama içini gezdiğimiz zaman vay be dedirtecek kadar büyük ve sağlam yapılmış 400 yataklı hastaneye vardık. Her seferinde karşıladıkları Türk sağlık ekiplerinden yeni bir yardım, kuvvetli bir destek bekleyen tavırlarıyla kendimizi Osmanlı torunu gibi hissettiren idari ve tıbbi personelle hastaneyi dolaşmaya başladık. Kırık camlar, rengi insanların tenine uyum sağlamaya çalışan karanlık koridorlar ve her birinde bu mu milenyum asrı dedirten sessiz ve tıka basa hasta dolu odalar. Her oda yekdiğerinden daha kalabalık ve hastaların çoğu yoğun bakım koşullarında yatmaya çoktan aday olmuş. Gel gör ki yoğun bakım şöyle dursun normal bakımın onda biri bile bu insanlara ulaşamamış.
Cerrahi servisinde pansuman odasında pansuman bekleyen hastaları sırayla almaya çalışırken alıştığımız konforlu hastane ortamlarından olsa gerek şu yok mu, bu yok mu, hani malzemeler gibi bizce anlamlı ama hepsinin tek cevabı YOK olan bir sürü soruya cevap bekledik. Yoka alışmaya başladık. Ufak yaralar, iyileşmeye başlayan yanıklar derken 2 saat sonra 20 gün önce kor ateşe düşmüş ve sağ kolu hepten yanmış kadını getirdiler. İlk gördüğümüzde insanın kanını donduran bir, görüntüsü vardı kolun. Tüm deri tama yakın yanmış, kaslar ortaya çıkmış, sanki anatomi dersine getirilen konu mankeni. Yarası bakımsızlıktan ve enfeksiyondan kokmuş halde. Yaraya biraz daha temizlik yapmaya başlayınca ancak filmlerde görebileceğimiz dehşetli görüntü ortaya çıktı. Yaranın her yerinden dışarıya doğru çıkan bir sürü kurtçuk bize hastanın tıbbi yardım alamamanın son noktasında olduğunu gösterdi. Şaşkınlığımız geçtiğinde yaraları daha derin şekilde temizlemeye başladık. Anestezi ve sakinleştirici ilaç kullanma şansımız olmadığından hastanın canı fena halde acıyordu. Buna karşılık hastada hiçbir tereddüt ve kaçınma yoktu. Sadece refleks birkaç sakınma hareketi o kadar. Omuzdan aşağılara doğru indikçe ağrısı dayanılmaz hale gelen hastayı masaya yatırdık. Bizim attığımız her neşter ve makas hareketinden sonra başka yerde olsa feryadı servisi inletecek olan hastanın dudaklarından tek çıkan söz ALLAH..ALLAH..ALLAH..LA İLAHE İLLALLAH..
Pansuman ekibinin hepsi ağlamaya başladı ve gözyaşları, sıcaktan sırılsıklam ter olan yanaklara süzülmeye başladı. Ve bir kez daha anladım ki sığınacak tek doğru liman, şartlar ne olursa olsun yardımın beklenebileceği tek ama mutlak tek olan varlık Hz. ALLAH. Diğer insanlar ne düşündü bilemem ama ben çoook iyi anladım ki bu mütevekkil insanların sadece derisi kara, kalpleri kar beyaz. Bir de kendime baktım sadece derim beyaz.
Dr. M. Kasım ARIK

Twitter
Myspace
Yahoo
Facebook